

OSMAN ÇAKIR
18 Ekim 2025
Büyük mütefekkir ve şair Sezai Karakoç, medeniyetimizin ve insanın en temel dayanaklarından birini, belki de en incelikli olanını, sarsılmaz bir hakîkat olarak dile getirmişti:
"İnancın yarısı utançtır. Her şeyi tam olsa da utancını yitirmiş bir medeniyet, sağlıksızdır."
Bu derin söz, bugünün "dijital çağı" adı verilen, sınırsız görünürlük ve paylaşımla tanımlanan atmosferinde, kulakları çınlatacak bir çığlığa dönüşüyor.
Merhum Karakoç'un tespiti, modern hayatın bizi sürüklediği yüzsüzlük girdabını, bilhassa sosyal medya mecralarında her an karşımıza çıkan "utanmazlık" manzaralarıyla çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor.
Utanma, sadece bireyin davranışlarını düzenleyen bir iç fren mekanizması değil, aynı zamanda toplumun ahlâkî dokusunu ayakta tutan hayatî bir bağdır.
Utanma duygusu, insanın neyin doğru, neyin yanlış; neyin özel, neyin kamusal olduğu konusundaki hassasiyetini korur.
Bizi "öteki"nin gözünde iyi bir varlık olmaya, insanî değerlere riâyet etmeye yöneltir. Ancak modern dijital yaşam, bu hassas dengeyi altüst etti.
Sosyal medyanın yükselişi, âdeta kolektif bir "utanç kaybı" salgınına neden oldu.
Artık insanlar, en mahrem anlarını, en kişisel düşüncelerini, çoğu zaman en anlamsız eylemlerini, milyonların gözleri önüne sermekte bir beis görmüyorlar.
"Beğeni" ve "izlenme" sayıları uğruna, özel hayatın sınırları yerle bir ediliyor, insana yakışmayacak, hatta mizahın dâhi ötesine geçen paylaşımlar sıradanlaşıyor.
Bu hâl, sadece bireysel bir yozlaşma değil, Karakoç'un dikkat çektiği gibi, bütün bir medeniyetin sağlıksızlaşma belirtisidir.
Dijital Mahrem ve "Görünür Olma" Zorunluluğu
Utanmanın kayboluşunun ardında, çağımızın en büyük hastalığı yatıyor: Görünür Olma Zorunluluğu.
Sosyal medya, bireye sürekli bir sahne sunarken, aynı zamanda "hayatını yayınlamazsan yok hükmündesin" baskısını hissettiriyor. Bu baskı altında, "utanç perdesi" hızla yırtılıyor.
* Mahremiyetin İhlâli: En basitinden, aile içi tartışmalar, sağlık sorunları, hatta tuvalet veya yatak odası gibi son derece özel alanlardan yapılan yayınlar, utanmanın kayboluşunun en bariz örnekleridir.
Nezâket ve âdâb gereği toplum içinde dahi konuşulmayacak konular, dijital alanda cüretkârca sergileniyor.
* Duygusuzluk ve Empati Krizi: Başkalarının acılarını, trajedilerini veya özel anlarını "içerik" malzemesi yapmak, bu çağın utanç verici bir diğer yüzü.
Paylaşılan bir dramın altındaki yorumlarda beliren alaycılık, merhamet ve empati duygularının nasıl köreldiğini gösteriyor.
Utanması gereken yerde, klavye arkasına sığınan bir pervasızlık hüküm sürüyor.
* Sahte Kimlik ve Gerçeklik Krizi: Mükemmel görünümlü, kusursuz kurgulanmış hayatların sergilendiği bir dünyada, insanlar gerçek kimliklerinden utanır hâle geliyor.
Bu sahtelik döngüsü, nihâyetinde kişinin kendi benliği ile yüzleşmekten kaçınmasına, sürekli bir maskeyle yaşamasına yol açıyor.
Utanç, olması gereken yerde (sahtelikten utanmak) değil, olmaması gereken yerde (kendi doğal halinden utanmak) kendini gösteriyor.
Bir Medeniyetin Utancını Yitirmesi
Karakoç, "utancını yitirmiş bir medeniyetin sağlıksız" olduğunu söylerken, sadece bireysel ahlâkın çöküşünden bahsetmiyordu.
Utanma, toplumsal düzenin ve etik değerlerin sürdürülebilirliği için elzemdir.
Utanması olmayan bir toplumda, bireyler dürtülerini kontrol etmekte zorlanır, sınırları aşmaktan çekinmez ve nihâyetinde ahlâkî kaosu meşrulaştırır.
Dijital çağın yüzsüzlüğü, Karakoç'un uyarısını doğrular nitelikte.
İnancın temel direklerinden biri olan "hicap" (utanma), modern dünyanın ayartıcı ışıklarında eriyip gitmektedir. Oysa utanç, bizi insan yapan, diğer canlılardan ayıran o ince çizgidir.
Hata yaptığımızda kızaran yüzümüz, haddimizi aştığımızda içimizi kaplayan o sıkıntı hissi, "dur" demeyi bilmenin, "öteki"ne saygı duymanın ve nihâyetinde "Yaradan"a karşı sorumluluk bilincinin yansımasıdır.
Eğitim ve Geri Dönüş Çağrısı
Bu dijital yüzsüzlük karşısında atılacak ilk adım, Sezai Karakoç'un sözünü bir pusula gibi kabul etmektir.
Toplumsal eğitimde ve aile içinde, utanma duygusunun bir zayıflık değil, aksine güçlü bir karakter nişânesi, yüksek bir medeniyet alâmeti olduğu bilinci yeniden tesis edilmelidir.
Sosyal medyanın sunduğu sanal tatminlerin geçiciliğini idrâk etmek, "like/beğeni" sayılarının ahlâkî değerimizin ölçütü olmadığını anlamak zorundayız.
Dijital dünyada dahi, gerçek hayattaki gibi bir "edep" ve "terbiye" sınırının var olduğunu hatırlamalıyız.
Şair Karakoç'un dediği gibi, "Her şeyi tam olsa da utancını yitirmiş bir medeniyet, sağlıksızdır."
Sağlıklı bir geleceğe yürümek için, dijital gürültünün ötesindeki o sessiz vicdanın sesine kulak vermeli, utanç perdemizi onarmalı ve insanca bir duruş sergilemekten çekinmemeliyiz. Zira inancın yarısı olan utanç, aynı zamanda insanlığımızın da yarısıdır.
Onu yitirmek, sadece bir paylaşım özgürlüğü değil, topyekûn bir medeniyet intiharı olacaktır.
