

OSMAN ÇAKIR
31 Temmuz 2026
Düşünce adamı ve mimar Turgut Cansever’in yıllar önce söylediği şu söz, bugün betonun gölgesinde boğulan şehirlerimize ayna tutuyor:
“Şehri imâr ederken nesli ihyâ etmeyi ihmal ederseniz, ihmâl ettiğiniz nesil imâr ettiğiniz şehri tahrip eder.”
Bu söz, yalnızca bir uyarı değil; bir medeniyet muhasebesidir. Çünkü şehir, taş ve betonun toplamı değildir. Şehir, insanın ruhunu şekillendiren, çocukların oyun alanını, yaşlıların soluk alma yerini, gençlerin hayallerini kurduğu mekânı belirleyen yaşayan bir organizmadır.
Biz ise bu organizmayı yıllardır hızla betonlaştırmakta, onu nefes alamaz hâle getirmekteyiz.
Bugün şehirlerimizde yükselen her yeni blok, aslında bir yaşam alanının daha daralması demektir.
İnsanları kibrit kutusu gibi birbirine yaslanmış evlere yerleştirirken, “konut ihtiyacı”nı karşıladığımızı sanıyoruz.
Oysa dört duvar arasında sıkışmış bir hayat, barınmayı karşılasa da yaşamayı karşılamaz.
Çocukların koşacak, düşecek, kalkacak, top koşturacak bir bahçesi yoksa; gençlerin oturup konuşacak, düşünecek, âşık olacak bir meydanı yoksa; yaşlıların gölgesinde dinleneceği bir ağaç kalmamışsa, o şehir insanı barındırmaz, yalnızca depolar.
Parklar, bahçeler, meydanlar şehrin ciğerleridir. Aynı zaman da süsüdür. Onları yok ederken yalnızca yeşili değil, hafızayı da yok ediyoruz.
Bir mahallenin ortak hafızası, çocukların büyüdüğü o küçük parkta, komşuların akşamüstü sohbet ettiği o bankta, bayram sabahı toplanılan o meydanda saklıdır.
Bugün bu mekânları otoparka, AVM’ye, yüksek katlı “prestij” projelerine dönüştürürken, aslında gelecek neslin köklerini de söküyoruz. Sonra da “gençler niçin şehre, tarihe, toprağa bağlı değil?” diye şaşırıyoruz. Bağlanacak bir şey bırakmıyoruz ne yazık ki.
Asıl tehlike, bu ihmalin nesiller boyu birikmesidir. Cansever’in sözü tam da burada acı bir kehanete dönüşüyor.
İhyâ edilmeyen nesil, yani ruhu kurutulmuş, doğayla bağı koparılmış, kamusal mekânı bilmeyen, yalnızca kendi dört duvarı arasında büyümüş bir kuşak, bir gün imar ettiğimiz o “modern” şehri tahrip eder. Çünkü o şehir, onun için bir yuva değil, bir labirenttir.
Nefes alamadığı, aidiyet hissedemediği, bellek oluşturamadığı bir mekânı sahiplenmez; aksine ona yabancılaşır, sonra da onu tüketir.
Vatandaşı ve yeni nesli düşünmek, yalnızca araçlar için yol yapmak, konut üretmek değildir.
Asıl düşünmek, çocuğun gölgesinde oynayacağı bir ağacı dikmek, yaşlının oturacağı bir bankı koymak, gencin buluşacağı bir meydanı açık tutmak, mahallenin ortak nefesini korumaktır.
Bunları yapmazsak, yarın o ihmal ettiğimiz nesil, imar ettiğimiz şehri yalnızca fiziksel olarak değil, ruhen de yıkacaktır. Çünkü insan, kendisini yok sayan mekâna karşı her zaman isyan eder.
Şehir planlamak, yalnızca mühendislik değildir; ahlâktır, sorumluluktur, gelecek nesle karşı bir emanettir.
Bugün betonun altında ezilen her park, kurutulan her yeşil alan, yok edilen her meydan, aslında yarının isyanına atılan bir tohumdur.
Cansever’in sözünü hatırlamak yetmez. Onu yaşamak, yani şehri imar ederken insanı ve nesli ihyâ etmeyi unutmamak gerekir.
Aksi hâlde, inşa ettiğimiz her şey, bir gün kendi ellerimizle büyüttüğümüz kayıtsızlığın enkazı olacaktır.
