

Okulların açılması yalnızca eğitim yılının başlaması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda milyonlarca aile için yeni bir harcama döneminin başlaması demek. Kırtasiye, kıyafet, servis, beslenme, kitap, kurs, özel ders, okul ihtiyaçları ve üniversite öğrencileri için barınma ve ulaşım giderleri, eylül ayıyla birlikte aile bütçesinin yeniden düzenlenmesini zorunlu kılıyor.
Türkiye’de artık “okula dönüş” sadece eğitim takviminin bir konusu değil, aynı zamanda önemli bir ekonomik ve sosyal mesele.
Çünkü ekonomideki genel tablo, eğitim harcamalarını da doğrudan etkiliyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Ağustos 2026 verilerine göre yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51. Eğitim grubunda ise ağustos ayında yüzde 8,62’lik bir aylık artış gerçekleşti. Bu artışta eğitim döneminin başlamasıyla ortaya çıkan dönemsel fiyat hareketlerinin de etkisi bulunuyor.
Burada önemli olan şu: Eğitim fiyatlarındaki artışın tamamını enflasyonun nedeni olarak görmek doğru değil. Ancak okulların açıldığı dönemde eğitim harcamalarının aile bütçesi üzerindeki baskısının belirgin biçimde arttığı da ortada.
Aile bütçesinde eğitim nerede duruyor?
TÜİK’in 2025 Hanehalkı Bütçe Araştırması, ailelerin karşı karşıya bulunduğu ekonomik tabloyu anlamak açısından önemli.
2025 yılında hanehalklarının tüketim harcamalarında en büyük pay yüzde 29,3 ile konut ve kiraya, yüzde 20,5 ile ulaştırmaya, yüzde 17,3 ile gıda ve alkolsüz içeceklere ayrıldı. Eğitim hizmetlerinin toplam tüketim harcamaları içindeki payı ise yüzde 1,8 olarak gerçekleşti.
İlk bakışta eğitim harcamalarının payı düşük görünebilir. Ancak bu oran, eğitim için yapılan bütün harcamaların aile bütçesindeki gerçek yükünü tek başına anlatmıyor. Çünkü okul dönemi başında yoğunlaşan kırtasiye, kıyafet, servis, kurs, özel ders, bilgisayar gibi giderlerin tamamı yalnızca “eğitim hizmetleri” başlığı altında görülmüyor. TÜİK’in hanehalkı tüketim araştırmasında özel okul ve dershane gibi bazı harcamaların da dayanıklı mal ve hizmet harcamaları kapsamında değerlendirilebildiğini unutmamak gerekiyor.
Daha önemlisi, gelir grupları arasındaki fark.
En düşük gelir grubundaki haneler harcamalarının yüzde 38,7’sini konut ve kiraya, yüzde 29,2’sini gıdaya ayırıyor. Yani bu ailelerin bütçesinde temel ihtiyaçların ağırlığı zaten son derece yüksek.
Böyle bir bütçede çocuğun okul masrafı arttığında aile başka bir harcamadan kısmak zorunda kalıyor.
İşte “okula dönüş ekonomisi”ni yalnızca satışların arttığı bir dönem olarak görmenin eksikliği burada ortaya çıkıyor.
Piyasalar hareketleniyor olabilir. Kırtasiye mağazaları, giyim mağazaları, servisler, kurslar, özel eğitim kurumları ve diğer sektörlerde ciddi bir hareketlilik yaşanabilir. Fakat ekonomik hareketlilik ile toplumsal refah aynı şey değildir.
Bir ailenin çocuğunun okul ihtiyaçlarını karşılamak için borçlanması, başka bir ihtiyacını ertelemesi veya çocuğunun eğitiminden vazgeçmesi ekonominin büyüdüğü anlamına gelmez.
Eğitimin finansmanı hâlâ çözülemeyen sorun
Aslında tartıştığımız sorun yeni değil.
Eğitimin nasıl ve kim tarafından finanse edileceği, eğitim tarihimizin en eski sorunlarından biri. Devletin eğitim sorumluluğu ile ailelerin eğitim giderleri arasındaki sınır yıllardır tartışılıyor.
2002 yılında Ankara’da yaptığım yüksek lisans çalışmasında da ailelerin ilköğretim düzeyinde eğitim için çok sayıda farklı kalemde harcama yaptığı görülmüştü. Araştırmada okul-aile ilişkilerinin para toplama üzerinden biçimlenmesinin yarattığı sorunlara dikkat çekilmiş ve şu tespit yapılmıştı:
“Eğitimsel nitelikte olması gereken ilişkiler, para toplama nedeniyle parasal ilişkiye dönüşmüştür.”
Aradan 24 yıl geçti.
Rakamlar değişti, giderlerin çeşitleri değişti, eğitim piyasasının büyüklüğü değişti. Ancak temel soru değişmedi:
Çocuğun eğitim hakkının finansmanında ailenin yükü ne kadar olmalı?
Bu soru hâlâ tam anlamıyla çözülebilmiş değil.
TÜİK’in en güncel Eğitim Harcamaları İstatistikleri de eğitim finansmanının büyüklüğünü ortaya koyuyor. 2024 yılında Türkiye’deki toplam eğitim harcaması 2 trilyon 200 milyar 338 milyon liraya ulaştı. Bu tutar bir önceki yıla göre yüzde 94,6 arttı. Öğrenci başına eğitim harcaması da 100 bin 307 liraya yükseldi. Eğitim harcamalarının GSYH içindeki payı ise yüzde 4,9 oldu.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, toplam harcamanın büyümesi kadarbu harcamanın kimler tarafından karşılandığıdır.
Çünkü eğitim, sıradan bir tüketim malı değildir.
Bir ailenin daha pahalı bir telefon almaktan vazgeçmesiyle çocuğunun daha iyi bir eğitim alma imkânından vazgeçmesi aynı şey değildir. Eğitim harcaması ertelenebilen bir tüketim tercihi olmaktan çıktığında, doğrudan çocuğun geleceğini etkileyen bir meseleye dönüşür.
Üniversiteye girmek yetmiyor, okuyabilmek gerekiyor
Sorun yalnızca okul çağındaki çocuklarla da sınırlı değil.
Üniversiteye başlayan gençlerin karşısında da ciddi bir maliyet tablosu bulunuyor.Öğrenim ücreti,barınma, yemek,ulaşım,kitap ve diğer eğitim giderleri bir araya geldiğinde yükseköğretim aileler açısından önemli bir finansman sorununa dönüşüyor.
Özellikle vakıf üniversitelerinde ücretlerin yükselmesi, bu sorunu daha görünür hale getiriyor. Yükseköğretim Kurulu’nun 2026 2027 eğitim yılı için yaptığı düzenlemede,ara sınıf öğrencilerinin öğrenim ücretlerindeki artışın belirli koşullarda yüzde 25’i aşmaması gerektiği belirtildi. Buna rağmen bazı üniversitelerin ücretleriyle ilgili YÖK’e çok sayıda şikâyet ulaştığı açıklandı.
Burada da aynı temel soruyla karşılaşıyoruz:
Üniversiteye girmek mi zor, yoksa üniversitede okuyabilmek mi?
Eğitimin maliyeti yükseldikçe, ekonomik imkânı sınırlı ailelerin çocuklarıyla daha yüksek gelirli ailelerin çocukları arasındaki fark yalnızca okul seçimiyle sınırlı kalmıyor. Barınma, beslenme, teknolojik imkânlar, yabancı dil, kurs, özel ders ve sosyal faaliyetler gibi alanlarda da büyüyor.
Bu nedenle eğitimde fırsat eşitliği yalnızca “her çocuk okula gidebiliyor mu?” sorusuyla ölçülemez.
Asıl soru şudur:
Her çocuk, ailesinin gelirinden bağımsız olarak nitelikli eğitime erişebiliyor mu?
Fırsat eşitliği sınıfta değil, bütçede başlıyor
Eğitimde fırsat eşitliğinden söz ediyorsak, öncelikle eğitimin finansmanındaki eşitsizliği konuşmak zorundayız.
Bir çocuğun ailesinin geliri onun okul çantasının içeriğini, kullandığı bilgisayarı, gittiği kursu, aldığı özel dersi, yabancı dil imkânını, üniversitede kalacağı yeri ve hatta hangi şehirde okuyabileceğini belirliyorsa burada gerçek anlamda fırsat eşitliğinden söz etmek kolay değildir.
TÜİK’in 2025 verileri de gelir grupları arasındaki yaşam koşullarının ne kadar farklı olduğunu gösteriyor. En düşük gelir grubundaki aileler bütçelerinin çok daha büyük bölümünü barınma ve gıda gibi temel ihtiyaçlara ayırırken, yüksek gelir gruplarında harcama tercihlerinin yapısı farklılaşıyor.
Bu fark eğitimde daha da önemli hale geliyor.
Çünkü eğitim harcaması, bugün yapılan bir harcamadan çok geleceğe yapılan bir yatırımdır. Fakat bu yatırımın maliyeti ailelerin ekonomik gücüne göre değişiyorsa, eğitim sistemi toplumsal eşitsizlikleri azaltmak yerine yeniden üretebilir.
İşte asıl mesele budur.
Okulların açıldığı bugünlerde kırtasiye fiyatlarını, servis ücretlerini, okul kıyafetlerini, kurs bedellerini ve üniversite harçlarını konuşmak elbette önemlidir. Ancak daha büyük soruyu da sormamız gerekiyor:
Eğitimin finansmanı neden hâlâ büyük ölçüde ailelerin ekonomik gücüyle bağlantılı?
Bu soruya kalıcı bir cevap verilmeden eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak mümkün değildir.
Devletin eğitimdeki sorumluluğu yalnızca okul açmak ve öğretmen görevlendirmekten ibaret değildir. Nitelikli eğitime erişimin gelirden bağımsız hale getirilmesi de kamusal sorumluluğun temel parçalarından biridir.
Okula dönüş dönemini bu nedenle yalnızca alışveriş sezonu olarak değil, eğitim sistemimizin finansmanını yeniden düşünmek için bir fırsat olarak görmek gerekir.
Çünkü çocukların geleceği, ailelerinin cüzdanına göre şekillenmemelidir.
Eğitim bir ayrıcalık değil,temel birhaktır.
Ve gerçek fırsat eşitliği, bütün çocukların aynı okul kapısından girmesiyle değil; o kapıdan girdiklerindeailesinin gelirinden bağımsız olarak benzer nitelikte eğitim imkânlarına sahip olmasıylamümkündür.
Okullar açılıyor.
Asıl hedefimiz, sadece bütün çocukları okula göndermek değil; bütün çocukların eşit fırsatlarla, nitelikli ve parasal engellerin mümkün olduğunca dışında bir eğitim almasını sağlayabilmek olmalıdır.
Şafak AKÇA
